Ana Sayfa
Profilim
İletişim
Mutfağım
Bilgi Kumbaram
Mektuplar
Mizah
Hikaye Kitabım 2
Kitaplığım
Bakımsız
Fotoğraf Sütüdyom
Laboranite
23. Madde Bürosu
Şiir Defterim
Günlüğüm
Mektup Kutum
Hayvan Çiftliğim
Çocuk Parkım
Botanik Bahçem
Temmuz
Bayram trafiği
Sizin Hiç Ramazan Bi ...
İçim Gidiyor
Limon
eyyy vefa-2
eyyy vefa
mesele
yalan dünya
sabahlar
Limon
Kulaksız
Hırsız
Mezarlık Bekçisi
Kitapçı
aysun kayacı, profesör inci yumurtlar mı?, günlük, hatırlamak ister miyim?, , suçluluk duygusu, dalları bastı kiraz, kiraz ağacı fotoğrafı, günlük, hayat tümü

Şu an sitede 15 kişi on-line
Bugün 12,722 ziyaretçi 
Toplam 10,292,630 ziyaretçi 
 
 
   
  Hırsız
  09.02.2008 - Hikaye Kitabım
   
 

Bunca zaman nereye akar böyle anlamam. Daha ne kadar sürer gideriz acaba... 13 yaşındayken annemin babasından kalan kolyesini almıştım. Hala hatırlarım. Odasına girmiştim sessizce. Nerde durduğunu biliyorum ya, elimle koymuş gibi bulmuştum. Çarşıdaki kambura satmıştım sonra da. Parasıyla da arkadaşlarla sur dibinde kafaları çekmiştik. Elli yıl olmuş. Çok zaman. Annem üzülmüştü. Günlerce ağlamıştı. O zaman neden ağladığını anlamamıştım. Babam ülke dışında olduğundan ağlıyor sanmıştım. Hasret çektiğinden yani. Gerçi pek düşkün değildi babama ama. Meğer kolyesi için yanarmış. Yanarmış ta ben bilmezmişim. Yazık. Hastalanıp yatak döşek yattıydı. Zaten kaç zaman sonra da ölecek oldu. O vakit çağırdı beni yanına. “Bak oğlum” dedi gözlerimin içinde bir şeyler arar gibi. Elini de saçlarıma dokundurarak devam etti sonra.

 
 
-          Hayatın nasıl geçer bilmem. Benim ki biraz gürültülü geçti. Hani kolyem vardı bilirsin. Görmüşündür kaç kere göğsümde. İşte yürüyüp gitmiş o. Ben de öleceğim bu belli. Sana derim ki evlat. Bul onu. Bul da tak yine göğsüme. Ama nerde olursam olayım. Yatakta ya da mezarda. Sen mutlaka tak.
 
Şimdi ne denir ki!.. ben aldım da sattım desem ne olur... fırladım hemen. On üç yaşında insan birden davranır. Herkes bilir bunu. Bıraktım elini de birden fırladım. Kamburun yanına vardım çarşıda. Anlattım bir bir. Bana lazım dedim. Ver dedim. Oralı olmadı kambur. Sen de satacaksın nasılsa, bana sat işte dedim de dinletemedim. Direttim. O da kulağımdan ve sırtımdan yakalayıp atıverdi dışarıya birkaç tokat ekleyerek beni. Dükkanının önünde ağlayacak oldu. Canım yandığından değil. Hırsımdan. Sonra gizlenip eski tornacının merdiven altına bekledim. Ordan görünürdü bütün çarşı. Hele kamburun dükkanı. Ayan beyan ortada gibi görünürdü. Saat akşama akıyordu ki fena acıkmıştım. Kafama koydum ya kolyeyi, alacağım ya, açlık vız gelir. Bekledim etimi ısırıp doyar gibi hani hikayenin birinde olduğu üzere. Uyuya kalmıştım. Annemin ölümüne de zaten uyuya kaldığımdan yetişmiştim. Sağ olsun rüyamda vedalaştı benimle. Yine saçlarımı sevmişti babamın yıllardır dokunmadığı elleriyle. Tembihledi de beni yine. Unutma oğlum dedi kolyemi. Unutmak mı... artık mümkün değil. Dükkanlar kapanıyordu. Seslere uyandım. Ehli keyif adamdı kambur. Erken kapatırdı. Bilirdim. El ayak çekildiğinde çıktım merdiven altından sessizce. Etrafıma bakındım şöyle bir. Yok. Kimse yok işte. Arka taraftaki penceresini kırıp daldım dükkana. Nerde ne saklar bilirdim. Eski bir kasası vardı. Değerli mallarını orda saklardı. Bilirdim. Anahtarını da çay kutusunun içine koyardı. On üç yaşındayım her şeyi görürüm. Ama yetişkinler bilmez bunu. Allahtan bilmez. Çocukları salak zannederler allahtan. Bir güzel açıp ta kasayı görünce kolyeyi nasıl da sevindim o vakit hatırlarım hala. Hani çığlık atacak oldum. Kolyeyle beraber biraz da para vardı. Annemin mezarı için lazım olan para kadar duruyordu. Aldım tabii. Aldım da, geldiğim yerden çıkmadan, kasanın içine, gömleğimin üstten üçüncü düğmesini koparıp bıraktım. Bilsin benim aldığımı istedim çünkü. Bilsin de bir daha bulaşmasın bana istedim.
 
 
Öğlen ezanı okunuyordu. Minareden annemin adını söyledi müezzin. Kadınlar hep başındaydı. Bana yüzünü göstermek istemiyorlardı. Kimi kimden saklamak istiyorlarsa artık. Elbet aldırmamıştım kadınlara. On üç yaşında insan öyle her şeye aldırmıyor haliyle. Yanına vardım annemin. Güzel kokuyordu. Anne kokusu değildi ama güzeldi. Pamuklar vardı yüzünün etrafında. Beyaz çarşaflara sıkıca sarmışlardı. Kadınlara dönüp “açın göğsünü” dedim. Bilirlerdi beni az çok. Çekinirlerdi. Üstelemediler. Açtılar. O zaman koynumdan çıkarıp bir güzel göğsüne takıverdim babasının emanetini. İçim ısındı o an. Üşümem yalnızlığım geçti sanki. Kendimi daha bir iyi hatta çok iyi hissettim. Mezarının başında dualar okunurken tüm parayı komşu kadına bırakarak çıkmıştım mahalleden. Artık o mahallede yaşamam gereken ne varsa yaşamıştım zaten. Dursam olmayacaktı.
 
 
Nereye akar ki bunca zaman!... babam mektup yazmıştı bana yıllar sonra. O vakitler yirmili yaşlarımdaydım. Nerden nasıl bulmuşsa bulmuş ta ulaştırmıştı bana mektubunu. Beni görmek istermiş de özlemiş de nasıl bulacakmış da... daha neler. Mektubun buluyor da sen mi bulamıyorsun yani!.. biliyorum ama ben neden yıllar sonra aradığını yana yıkıla. Sözüm ona sesini geri alacak. Sanki verecekmişim gibi. Yağma yok baba!.. sesini geri vermem sana. İster öl ister yaşa. Sen benim sesimle devam edeceksin ben de senin sesinle. Öyle. Mektubunun üstündeki adrese ben de bir iki satır karaladım. Dedim ki;
 
   “bak baba, eski mahallede kamburun dükkanında gömleğimin üstten üçüncü düğmesi var kasada. Eğer onu bana getirirsen alıp gidersin sesini. Başka türlü olmaz”
 
 
çok uzun zamanlar aktı. Nereye aktıysa artık. Ne düğmem geldi ne de babam. Biliyorum ki hırsızın azraili de hırsız gibidir. Gizlice ve hissettirmeden gelir. Alacağını alıp gider. Gider de kimse bilmez. Ama keşke bilebilseydim onüçümdeyken kolyeyi çaldığımda hırsızlık yaptığımı. O zaman belki de başka bir hayat çalardım annem için babam için. Olmadı. Zaman da akıp gitti zaten. Artık nereye aktıysa!...
   
   2,604 kez okunmuştur. Yorumlar (4) - Yorum yaz! - Etiketler : hikaye, hırsız, öykü, edebiyat
   
Lütfen tüm alanları doldurmayı unutmayınız!
İsminiz :
Başlık :
Yorum :